ALLAH'IN HÜKMÜ

Mutafa Kan


Hükm lügat ta, ıslah için engel olma, mukayyet olma, sahip çıkma, bağlama manalarına gelir.
       Hayvan yularına hakemetü'd-dabbe denilir. Ahkemtü, zincirledim, yularladım anlamına; hakemtü, bağladım anlamına kullanılır. Örneğin ahkemtü's-Sefine dediğiniz zaman "gemiyi demirledim" dediğiniz anlaşılır. (Ragıb el-ısfahani, müfredat, s:126)
       Bu kelime Kur'an'da bağlama, engel olma anlamına;
 
       "Senden önce gönderdiğimiz bütün resuller ve nebiler bir şey dilediklerinde şeytan bu dileklerini mutlaka birtakım beşeri arzular karıştırdı. Fakat Allah, şeytanın körüklediği bu arzuları her defasında gidererek arkasından ayetlerini pekiştirdi. Allah her şeyi bilir ve her yaptığı yerindedir." (Hac 22)
 
yargı anlamına;
 
       "Allah size emanetleri, onları taşıyabilecek olanlara yüklemenizi ve insanlar arasında hüküm verirken adalete uygun hüküm vermenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor! Hiç kuşkusuz Allah işiten ve görendir." (Nisa 58), 
 
       "Ey müminler, ihramlı iken av hayvanı vurmayınız. Kim bu durumdayken bilerek bir av hayvanı vurursa, işlediği suçun vebalini tatması için, içinizden iki adil kişinin vurulan av hayvanının dengi olduğuna karar verecekleri bir kurbanlığı, ceza olarak, Kabe ye ulaştırıp kesmesi ya kefaret olarak yoksullara yemek yedirmesi yada bunun dengi kadar gün oruç tutması gerekir. Allah geçmiştekileri affetmiştir. Fakat kim bir daha aynı suçu işlerse Allah ondan öç alır. Hiç kuşkusuz Allah üstün iradeli ve öç alıcıdır." (Maide 95)
 
kanun, nizam, sistem anlamına;
 
"Yoksa istedikleri cahiliye düzeni midir? Kesin inançlılara göre Allah'ın düzeninden, Allah'ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?" (Maide 50)
 
yine aynı kökten türeme hakim ve onun çoğulu hukkam, yargılayan ve yöneten anlamlarına;
 
       "Birbirinizin mallarını haksız yollardan yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını günah olacak biçimde bile bile yemek için hakimlere peşkeş çekmeyin" (Bakara 188)
 
       "Allah size ayrıntılı açıklamalar içeren kitabı indirmişken ben O'nun dışında bir hakeme mi başvurayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, Kur'an'ın gerçeğe dayalı olarak Allah tarafından indirildiğini bilirler. O halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma" (En'am 114)
 
       "Bu Kur'an bizim indirdiğimiz kutsal bir kitaptır. Ona uyunuz ve kötülüklerden sakınınız, ki, size merhamet edilsin." (En'am 155)
 
       hikmet Allah için kullanıldığında eşyayı yerli yerinde yaratmak, insan için kullanıldığında ise ilim ve akılla eşyayı yerli yerinde algılamak ve hakikate ulaşmak anlamlarına gelir.
Hükmü Allah'a tahsis etmek tevhid akidesinin vazgeçilmez bir unsurudur. Bu tahsisin ilk şatı mutlak kanun koyucu olarak Allah'ı bilmektir. Allah'tan başkasına mutlak anlamda hükmü, teşriyi (şeriat koyma) tahsis etmek, o şeriatın sahibini Allah'a ortak koşmaktır:
 
       "Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara kanun kılacak ortakları mı vardır? Eğer azabı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır." (Şura 21) 
 
Evet, ayette iki sonuç çıkıyor:
 
1-        Allah'ın mutlak kanun koyucu olduğuna inanmak,
2-        Allah'ın izin vermediği konularda yalnızca O'nun yasalarına uymak,
 
       Tabidir ki buradan "Allah'ın izin verdiği konularda kanun koymanın meşru olduğu ve bu alanlarda başkalarının da kanunlar koyabileceği" sonucu çıkmaktadır. Allah'ın izninden kastın O'nun vahiyle bildirdiği değişmez İlahi değerler dışında kalan alanlar olduğu açık. Çünkü vahyin belirlediği alanlarda değil başkainsanların, peygamberlerin bile o ilahi hükmü değiştirecek ya da iptal edecek yasalar koymaları bizzat Allah tarafından yasaklanmıştır ve Nebi'ye Allah'ın indirdiği ile hükmetmesi emredilmiştir.
 
       "Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet"  (Maide 48)
 
       Gerçekten bu ve buna benzer emirler hükmetme, yönetme ve karar verme makamında olanların dikkatini şeriatların maksadına (makasıdu'ş-şeria) ve dinin ruhu dediğimiz değişmez ilahi değerlere çekmektir.
       Örneğin yargıda söz konusu maksat ve ruh hak ve adalettir. Çünkü Allah'ın yargıda zaman ve zeminle değişmeyen hüküm ve yasası adalettir. Bunun için yukarıdaki ayetin benzeri bir formla Allah, Rasulün'nün şahsında tüm  yönetme makamında olanlara emretmekte:
 
       "Eğer hükmedersen onların aralarında adaletle hükmet. Muhakkak Allah adil olanları sever."  (Maide 42)
 
       Burada ince bir nokta var. Allah'ın dışında hükmeden her bir kimse hükmetme meşruiyetini (iznini) O'ndan almak zorundadır. Bu meşruiyet hak ve adalettir. Hakkın ve adaletin ölçüsüyle hükmetmezse bu takdirde kendi ya da başkalarının heva ve hevesiyle hükmetmiş olur.
 
       "Biz sana bu hak içerikli kitabı indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın gösterdiği gibi hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma." (Nisa 105)
 
       O halde nedir, hakkın ve adaletin ölçüsü? Bu ölçüyü kim koyacaktır? Eğer tüm suçlarda adalet ve hakkın ölçüsü olarak suçluların dediği esas alınsaydı her suçlu kendisini haklı gösterecek bir şeyler bulur, zalimler mazlum, mazlumlar zalim hainler gelir ve yeryüzü fesada giderdi.
Eğer öyle değil de hak ve adaletin ölçüsü kendisine karşı suç işlenilenler ve mazlumlar olsaydı, bu kez onlar da heva ve heveslerinin verdiği kin ve intikam duygularıyla aşırı giderler, mazlum iken zalim olurlar, yine dünya fesada giderdi.
       O halde kim koymalıydı hakkın ve adaletin ölçüsünü ki o ölçü uygulanınca kimseye zulmedilmemiş, herkese hak ettiği verilmiş olsun?
Bu sorunun cevabı elbette Allah olacaktır.
 
       "Vay başına geleceklere! Yine vay başına geleceklere! İnsanoğlu, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? (Kıyamet 34-36) 
 
O insanlığı mutlu edecek tüm yasaların dayanacağı temel kurallar (şeriat) vaz'etmiştir:
 
       "Sonra ey Muhammed! Sana da insanların uyacakları bir hayat sistemi (şeriat) verdik. Sen ona uy, bilmeyenlerin arzularına uyma" (Casiye 18)
 
       Hak ve adaletin ölçüsü yarattığı insanı çok iyi bilen Yaratıcı'nın koyduğu değişmez İlahi değerler değil de insanların heva ve hevesleri, keyif ve istekleri olsaydı ne olurdu; onu da vahiyden öğrenelim:
 
       "Eğer gerçek onların keyfi arzularına uysaydı, göklerin, yerin ve gökler ile yerde bulunan canlı-cansız tüm varlıkların düzeni ve dengesi bozulurdu. Aslında onlara nam ve şan bağışladık. Fakat onlar kendi nam ve şanlarına sırt dönüyorlar" (Muminun 71)
 
       Evet, heva ve heveslerin belirleyici olduğu çağdaş rejimlerin anarşi ve kaostan başka insanlığa hiçbir kalıcı erdem kazandırmadığına günümüz dünyası dehşet ve hayretle şahit olmaktadır.
       Allah'ın rububiyetini inkarın çağdaş biçimi olan laisizm Allah'ı dünyaya ve dünya işlerine karıştırmak istemese, demokrasi adı altında pazarlanan heva rejimleri insanın dediği olacak dese de Allah bütün bu azgınlıkları reddediyordu.
 
       "Aslında bunlar sizin ve atalarınızın uydurduğu kuru isimlerdir. Allah, onlara ilişkin hiçbir kanıt indirmemiştir. Onlar sadece sanılarının ve canlarının istediğinin peşinden gidiyorlar. Oysa onlara Rabbleri katından doğru yola ilişkin bilgi geldi. Yoksa insanın her hayal ettiği şey gerçekleşir mi sanıyorsunuz? Oysa hayatın sonu da ilki de (ahiret de dünya da) Allah'a aittir. (Necm 23-25)
 
Allah'ın hükmü dururken Allah'tan başkasının hükmüne uyan Allah'ın inkar etmiş tağuta iman etmiştir. Halbuki Allah kendisine iman edenlerden tağutu inkar etmelerini istemiştir.
       "Gerek sana ve gerekse senden öncekilere indirilen kitaplara inandıklarını ileri sürenleri görmüyor musun? Bunlar karşı çıkmakla, tanımamakla emredildikleri Tağutun hakemliğine başvurmak istiyorlar. Şeytan onları koyu bir sapıklığa düşürmek istiyor"(Nisa 60)
 
Allah uluhiyette ve rububiyette tevhidi emrettiği gibi hükümde de tevhidi emretmiştir. O'nun hükmüne uymayan elbet hevasına uymuştur.
 
       "Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar, keyiflerine uyuyorlar. Allah'dan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir? Elbette Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez." (Kasas 50)
 
       "Sonra ey Muhammed! Sana da insanların uyacakları bir hayat sistemi (şeriat) verdik. Sen ona uy, bilmeyenlerin arzularına uyma." (Casiye 18)
 
       O hükümlerini peygamberleri ve kitapları yoluyla bildirmiş ve insanları onlara uymaya çağırmıştır.
 
       "İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm vermek için peygamberler ile birlikte hakk içerikli kitap indirdi." (Bakara 213)
 
       "Bu Kur'an bizim indirdiğimiz kutsal bir kitaptır. Ona uyunuz ve kötülüklerden sakınınız, ki, size merhamet edilsin. " (En'am 155)
 
       "Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış; arapça okunan bir Kitap'tır." (Fusillet 3)
 
       Bir konuda anlaşmazlığa düşerlerse Allah'ın kitabına ve Resulün sünnetine başvurmalarını emretmiştir.
 
       "Biz sana bu kitabı, insanlara anlaşmazlığa düştükleri meseleleri açıklayasın, mü'minlere ise yol gösterici ve rahmet kaynağı olsun diye indirdik." (Nahl 64)
 
       Kitabın gönderiliş hikmetinin insanlar arasında Allah'ın gösterdiği şekilde hüküm vermek için olduğunu söylemiş, Resulün verdiği hükme gönül rızasıyla teslim olmamayı iman etmemek olarak nitelemiş, Nebi'sini Allah'ın indirdiğiyle hükmetme konusunda sıkı sıkı tembihlemiş, eğer böyle yapmazsa hevaya uymuş olacağını bu durumda kendisini kimsenin kurtaramayacağını, Rabb'inin dahi yardım etmeyeceğini ihtar etmiş, kendi indirdiğiyle hükmetmeyenleri kafirler, fasıklar ve zalimler olarak nitelemiştir.
 
       "Biz sana bu hak içerikli kitabı indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın gösterdiği gibi hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma" (Nisa 105)
 
       "Hayır, hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda senin hakemliğine başvurmadıkça sonra da vereceğin karara, gönüllerinde hiçbir burukluk duymaksızın, kesin bir teslimiyetle uymadıkça mümin olamazlar." (Nisa 65)
 
       "Sana da daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu olan bu hak kitabı indirdik. Buna göre onların arasında Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma" (Maide 48)
 
       "O halde onların arasında Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm ver, onların keyfi arzularına uyma, onların seni Allah'ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın, eğer sana sırt çevirirlerse bil ki, Allah, günahlarının bazısı yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Kuşku yok ki, insanların çoğu fasıktır." (Maide 49)
 
       "Bunun yanısıra biz onu Arapça bir hüküm sistemi olarak indirdik. Eğer sana gelen bu bilgiden sonra onların keyfi arzularına uyacak olursan, seni Allah'ın elinden kurtaracak bir destekçi, bir koruyucu bulamazsın" (Ra'd 37)
       
       "…Kim Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar kafirlerin ta kendileridir." (Maide 44)
 
       "…Kim Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar zalimlerin ta kendileridir." (Maide 45)
       "…Kim Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar fasıkların, doğru yoldan çıkmışların ta kendileridir" (Maide 47)
 
       Allah Resulü'de hüküm konusunda aynı titizliği göstermiştir. Buna örnek olarak Ebu Davud ve Nesei'nin sahih isnadla naklettiği şu rivayeti verebiliriz.
 
       "Şüreyh b. Hani'den o da babasından: Dedi ki: Resulullah (s.a.v) mü'minlerle birlikte Medine'ye gelince onların onu (babamı) "Hükmün babası" diye isimlendirmiş olduğunu görünce, Hükmeden yalnızca Allah'tır, hüküm sadece O'nundur. Dolayısıyla bundan böyle "Hükmün babası" ismini kullanma! (Ebu Davud, Edep, 4955; Nesei, Adabuul-Kudat, b:7, nu:5384)
 
       Allah'ın hükmüne karşı gelmek, O'nun kabullenmemek ya da O'ndan başkasının hükmünü O'nun hükmüne tercih etmek Allah'ın rububiyetini inkar etmek demektir. İsterse bu kimse Allah'ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, ahirete ve daha inanılması gereken bir çok şeye inansın bu böyledir.
       İblis başka değil sadece Allah'ın hükmüne razı olmadığı için kafir olmuştur. Oysa ki o Allah'ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, izzetine, yolunun doğruluğuna inanıyor ve hatta O'ndan korktuğunu itiraf ediyordu. Buna rağmen hükmüne razı olmadığı için şeytanlaştı.
       İblisin bu mesleğini daha farklı bir tonla Firavun sürdürdü. O hakimiyetin kayıtsız şartsız kendisinde olduğunu iddia ediyor ve bir miting tertip ederek yönetimi altında inleyen halka soruyordu:
 
       "Firavun kavmine şöyle seslenip dedi ki: "Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altından akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?" (Zuhruf 51)
 
       Firavun şeytanlaşır da Yahudiler durur mu? Onlar da Allah'ın helal kıldığı şeyleri haram, haram kıldığı şeyleri helal kılarak O'nun hükmüne karşı geldiler.
 
       De ki; 'Baksanıza Allah'ın size gönderdiği rızıklara? Bunların bir bölümünü haram ve bir bölümünü de helâl saydınız. "De ki; "Bu konuda Allah mı size izin verdi, yoksa O'na iftira mı ediyorsunuz?"(Yunus 51)
 
       Evet, hükmü reddedişin bu şekli günümüzde çok yaygın. Allah'ın hükmünü reddeden laik sistemler İlahi emir ve yasaklar yerine beşeri emir ve yasakları tedavüle sürüyorlar. Tabi sonuç ortada…
       Halbuki Allah'ın helal kıldığı şeyi haram kılma hakkı -tabi tersi de- Peygambere'e dahi verilmemişti:
       
       "Ey peygamber, niçin Allah'ın sana helal kıldığı şeyi,eşlerinin, hayrı için kendine haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Tahrim 1)
       
       İsrailoğullarının hakim dini zümreleri, kitaplarında olmayan yeni bir takım haramlar ortaya çıkarıyorlardı. Bu şekilde kitapla halkın arasında girip dini tezgahlamak istiyorlardı. Çünkü halk onların dilinde gezen bu yasakları kitapta bulamayacak, "Herhalde bir hikmeti vardır", "Büyüklerimiz bizden daha iyisini bilir" mantığıyla bu tezgahtar zümreye başvuracaklardı. Kur'an  onların bu tezgahlarını başlarına geçiriyordu.
 
       "İsrail'in (Yakub'un), Tevrat'ın indirilişinden önce kendine yasakladıkları dışında kalan tüm yiyecekler İsrailoğulları'na helâl idi. De ki; 'Eğer doğru söylüyorsanız, Tevrat'ı getirip okuyunuz." (Ali-İmran 93)
 
       Hz. İsa (a.s) İsrailoğullarının Yahudileşme temayüllerinin en başında gelen helali haram, haramı helal kılma sapıklığını ortadan kaldırmak için gönderildiğini söyleyecektir.
 
       "Benden daha önce inen Tevrat'ı onaylayıcı olarak size haram kılınmış olan bazı şeyleri helâl ilan etmek üzere Rabbiniz tarafından kesin bir kanıtla size geldim. Allah'tan korkunuz ve bana itaat ediniz." (Ali-imran 50)
 
       Gerçekte tüm İlahi şeriatlar Allah'ın hükmünü insanlar arasında icra etmek için gönderilmiştir.
       Allah'ın hükmüne iman Allah'a imanın bir parçasıdır. Ancak Allah'a iman'ın sahih olabilmesi için tağutu inkar etmek şarttır:
 
       "Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Kim Tağut'u, azgınlığı reddederek Allah'a inanırsa kopması söz konusu olmayan, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Hiç kuşkusuz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir." (Bakara 256)
 
       Allah'ın hükmüne karşı gelen ya da Allah'ın hükmünden yüz çevirenlerin başvurdukları hüküm kaynağı olan tağutu inkar Allah'a imanın olmazsa olmazı olarak geçiyor ayette,
       O halde Tağut nedir?
Tağut: Çoğul ve tekil, dişil ve eril olarak kullanılan tağut terimi haddi aşan, Allah dışında kendisine ibadet ve itaat edilen herkes ve her şey olarak tanımlanır müfredat'ta. Aynı kaynak zihirbazlara, kehanette bulunanlara, cinlerden Madrid diye isimlendirilenlere de tağut denildiği yazar. (İsfahani, Müfredat, s:314)
       Arap lugatında en çaplı dil ansiklopedisi olan Lisanü'l-Arab'da ise kelime somutlaştırılarak kişiler üzerine ıtlak edilir. Buna göre Asr-ı Saadet'te tağut diye isimlendirilenler Yahudi Huyey b. Ahtab ve Ka'b b. Eşref'tir. (İbn Manzur, Lisanü'l-Arap, IV/2678)
       Tabiin alimlerinden Şabi, Ata, Mücahid tağutu şöyle tanımlarlar: Şeytan, kahin ve sapan ya da saptıran her önder. (A.g.e. IV/2678)
       Ahfeş de, "Tağut putlardan, insanlardan ve cinlerden olabilir. Küfürde ileri giden ve haddi aşan her önder ve liderdir." der. (A.g.e. IV/2679)
       Bütün bunlardan öte, bizim için asıl Kur'an'ın kullanımı önemlidir. Çünkü kelimenin anlam alanını ayetler belirleyecektir.
       Şu ayette tağut, Allah'a karşı olanların uğruna savaştığı şey, nesne, insan, dava, ideoloji olarak geçmektedir.
 
       "Müminler Allah yolunda, kafirlerse Tağut (şeytan) uğrunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşınız. Çünkü şeytanın hilesi-düzeni zayıftır." (Nisa 76)
 
       Ayetten şu sonuçları çıkarmak mümkündür:
 
-Hak ve batıl, Allah'ın yolu ve tağutun yolu olarak tanımlanmıştır. Burada ve Nisa 60,61 ile Bakara 256, ayetlerde ve daha başka tağut kelimesinin kullanıldığı ayetlerde tağut hep Allah'ın karşısına yerleştiriliyor. Allah'a iman edenler bir yanda, tağuta iman edenler öte yanda; Allah'ı inkar edenler bir yanda, tağutu inkar edenler öte yanda. Ki bu aşağıdaki ayetlerden daha iyi anlaşılıyor:
 
       "Cibte ve tağuta iman ediyorlar." (Nisa 51)
 
       "Kim tağutu inkar edip Allah'a inanırsa." (Bakara 256)
 
       "Oysa kendilerine tağutu inkar etmeleri emredilmiştir." (Nisa 60)
 
       "Biz her topluma Allah'a kulluk edin tağutan kaçının diye bir elçi gönderdik." Nahl 36)
       
Bütün bu ayetlerden açıkça anlaşılan şu ki: tağutu inkar etmeyen Allah'a iman etmiş olmaz. Bunlar birbirinin karşısına yerleştirilmiştir.
       Özetle tağutu inkar ve Allah'a iman tevhidin temel ilkesidir. Biri olmadan diğeri makbul değildir.
       - Tağut kavramı bazı tefsircilerin söylediği gibi mücerret olarak şeytan anlamına gelmemektedir. Ancak insanlara tağutluk yapan şeyler arasında şeytan da bulunabilir. Şeytanla tağutun ayrı ayrı şeyler olduğunun en güzel delili bu ayettir. (Nisa 76) Ayette hem tağut hem şeytan kelimeleri geçmektedir. Ünlü dil kaidesine göre bu iki kelimenin aynı anlamı ifade etmesi mümkün değildir. Lugat ilimlerine vakıf olanlar o kaideyi de çok iyi bilirler: "İhtilafu'l-esma yedüllü alâ ihtilafi'l-ma'na" Yani: İsimlerin farklılığı anlamın farklılığına delalet eder. Bu durumda tüm tağutların şeytanın dostları ve yardakçıları olduğu anlaşılır ki bu da kanaatimizce en doğru anlayıştır.
       - Ayetten çıkarılacak üçüncü anlam da Allah'ın, davası ve inancı uğrunda savaşı göze almayanları Kur'an'ın adam yerine koymadığı gerçeğidir.
       Evet, ister Allah'a ister tağuta iman etsin, inancının savaşını verecek kadar yürekli olanlar muhatap alınmıştır. İnandığınız halde inancınızın hakimiyeti için savaş vermiyorsanız hesaba dahil değilsiniz. Yalnız "iman ettim" demek kuru bir iddiadır. İddialar ispat ister. İman iddiasının isbatı ise kişinin inancı uğruna yaptığı fedakarlıktır.
       Tağut, itaatte Allah'a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız şartsız itaat edilecek tek merci Allah'tır. O'nun dışındakilere O'ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler meşruiyetini Allah'tan alırlar. Resule ve Mü'minlerden olan emir sahiplerine itaat bu cümledendir.
       Ne Resul ne mü'minlerden olan emir sahipleri (ulü'l-emr) itaat merci olma özelliklerini mücerred kişiliklerinden almazlar. Onlara itaat edilmesini Allah emrettiği için, Allah'ın razı olduğu hususlarda itaat edilir.çünkü tüm Resullerin görevi insanları tağuta itaatten sakındırıp Allah'a itaate yöneltmektir.
 
       "Biz her millete "Allah'a kulluk ediniz, tağuta (şeytana) tapmaktan sakınınız" diyen bir peygamber gönderdik. Kimini Allah doğru yola iletti, kimi de sapıklığı haketti. Yeryüzünde geziniz de peygamberlerini yalanlayanların sonunun ne olduğunu görünüz." (Nahl 36)
Ayette ifade edilen tapmak elbette itaatten başka bir şey değildir. Allah, kendisine ya da başkasına itaati tapmak olarak tanımlıyor. Aynen şu ayette olduğu gibi:
 
       "Ey insanoğulları, size and vermedim mi?" Şeytana tapmayın o sizin apaçık düşmanınızdır. "Bana tapın doğru yol budur. " (Yasin 60-61)
 
       Elbette ayetteki tapmak ona ibadet etmek, onun önünde secde etmek, onun için namaz kılıp oruç tutmak değil, itaat etmektir. Kur'an, Allah'tan başkasına itaati tağuta itaat olarak nitelemektedir.
Elbette itaat edilen şey Allah'ın hükümlerine aykırı olursa; o itaat tağuta itaatin ta kendisi olmaktadır. İşte ispatı:
 
       "Gerek sana ve gerekse senden öncekilere indirilen kitaplara inandıklarını ileri sürenleri görmüyor musun? Bunlar karşı çıkmakla, tanımamakla emredildikleri Tağutun hakemliğine başvurmak istiyorlar. Şeytan onları koyu bir sapıklığa düşürmek istiyor." (Nisa 60)
 
(Ayetin iniş sebebi: Üç rivayet vardır. Üçü de birbirine yakın rivayetlerdir. Bir müslümanla bir Yahudi, bir cinayetten dolayı anlaşmazlığa düşmüşler, Yahudi adil olan ve rüşvet almayan Resulullah'ın hükmünü tercih ederken Müslüman (münafık) Yahudilerin rüşvet alan hakimini tercih etmiştir. Sonunda Cüheyne kabilesinin kahinine gitme üzerine ittifak etmişlerdir. Kurtubi, el-Cami, V/263. Ayrıca rivayetlerin tümü için bkz: Razi, Mefatihu'l-Gayb, X/123)
 
       Ayetin iniş sebebinden de anlaşılacağı gibi sorun hüküm verecek şahsın kimliğinden çok davalı ve davacının tercihleriyle ilgili. Bu tercih adaletten yana da olabilir zulümden yana da. Zulümden yana olabilecek her tercih imanla taban tabana zıttır, isterse bu hükmün hakimi Peygamber olsun. Yalan yanlış bilgilerle Allah Resulü'nü vereceği hükümde yanlışa sevk edenleri uyaran Resulullah böylesi bir durumda hükmü veren kendisi dahi olsa o hükme uyanın cehennemdeki yerine hazırlanması gerektiğini ihtar etmektedir.
       Tağut bir semboldür. Küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adaletsizliğin, putçuluğun, azgınlığın, sapıklığın ve daha aklınıza gelen tüm kötülüklerin sembolüdür. Bu sembol bazen kendini firavun ilan eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazen cansız bir eşya, bazen bir ideoloji, bazen de şeytan, uğur, şans, talih gibi soyut şeylerdir.
Tağut, insanoğlunun ilahlaştırdığı her şeydir. Daha doğrusu tağut insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen ortak isimdir.
       Allah'ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan etmiştir. işte tağut o insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey insansa ve de kafirse ona itaat eden de kafir olur, yok eğer insanın itaat ettiği tağut münafıksa ona itaat eden de münafık olur. Tabi fasıksa fasık, zalimse zalim olur. Bunların hepsi Allah'ın hükmünü çiğniyorsa hepsi tağut olur, itaat edeni kafir yapar.
Konumuzu eksen olarak aldığımız "iman edenler Allah yolunda savaşırlar" ayeti aynı zamanda "iman ettim"  demenin "ittiba ettim" demeye geldiğinin de delilidir. Evet, iman etmek ittiba etmektir.
 
İman ittiba, İslam teslimiyettir
 
       "Yoksa onlar Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde bulunanların tümü ister-istemez O'na teslim olmuşlardır ve O'nun huzuruna döndürüleceklerdir." (Ali-imran 83)
 
       Burada gökte ve yerde olanların teslimiyeti insana örnek olarak gösterilmekte ve denilmektedir ki: "Ey insan, işte sen de böyle teslim olmalısın!"
       Teslim olmalısın, çünkü sen de O'na döndürüleceksin.
       Evet, teslimiyet İslam'ın, ittiba da imanın ta kendisidir. Kişi neye ibadet ediyorsa ona teslim olmuş, neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. Bu nedenledir ki Allah Nebi'sine şöyle demesini öğütlemektedir.
       
       "Ey Muhammed! De ki: "Sizin, Allah'ı bırakıp da kulluk ettiklerinize kulluk etmek bana yasak kılınmıştır. Zira bana Rabbimden belgeler gelmiştir. Ben, alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum." (Mumin 66)
 
       Hz. Ali'nin dediği gibi, "İslam teslimdir" (Nühcü'l-Belaga, 125. Hikmet) Kur'an'da bir çok yerde, "Allah'ın önünde eğiliniz" anlamına kullanılan irkeü emrinin ayrı bir yeri vardır. Rüku ediniz anlamına gelen bu emirle namazdaki rüku karıştırılmamalıdır. Elbet namazdaki rüku da mutlak varlık önünde insanın acziyetinin sembolik bir ifadesidir. Ne ki bazen söz konusu emir namazla birlikte geçmektedir.
       "Namazı kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin." (Bakara 43)
 
       Evet, işte bu rüku Allah'ın önünde eğilmenin, O'na kayıtsız şartsız itaat etmenin sembolik ifadesidir. O'nun önünde baş eğmeyip O'na kayıtsız şartsız teslim olmayanlar, O'nu yalanlayanlar olarak tanımlanmaktadırlar Kur'an'da:
 
       "Onlara "rükûa varın" dendiğinde rüküa varmazlar. O gün inkârcıların vay haline!" (Murselat)
       Biri çıkıp Allah'a inandığını lakin buyruklarına tabi olmayacağını söylese, o aynı zamanda Allah'a da inanmamış demektir. Aynı şekilde Resul'e inandığını, onun söylediklerinin doğru olduğunu tasdik etse fakat buna rağmen "Ben sana tabi olmayacağım" dese o kimsenin Resul'e imanı da geçersizdir. Bu durumda imanla ittiba, İslam'la teslimiyet örtüşmemektedir. Değilse bu gün olduğu gibi tarihte de inanılması gerekenlere inandığını söyleyip buna rağmen dinin hükümlerinin kendilerini bağlamadığı görüşünde olan kişiler ve gruplar vardı.
       Kişilere örnek olarak cahiliyyenin ünlü Taifli şairi Ümeyye b.Ebi's-Salt'ı verebiliriz. Ümeyye, hanif bir şairdi. Allah'a, Peygambere, meleklere, kitaplara ve ahiret gününe inanırdı. Hatta bir gün Ebu Süfyan, "Abdulmuttalib'in yetimi peygamberliğini ilan etti. Ne dersin, doğru mu söylüyor?" deyince şu cevabı alacaktır. "Evet, o Allah'ın resulüdür, git Ona tabi ol." Ebu Süfyan, "Peki sen neden tabi olmuyorsun?" deyince, "Taif kadınlarının Abdulmuttalib oğullarından bir gence tabi olduğumu haber alıp beni kınamalarından korkuyorum" diyecektir. İşte böylesine bir inanca sahip olan İbn Ebi's-Salt'ın adı Allah Resulü ve Ashabı'nın dilinde "Allah düşmanı" dır. Araf 175 bu adam hakkında nazil olmuştu ve o, bu ayette köpeğe benzetilmiştir.
       Asya Musevilerinden Saruhaniyye adlı bir grup Hz. Muhammed (s.a.v) 'in Allah'ın peygamberi olup getirdiklerinin tümünün hak olduğuna, namazın, orucun, haccın ilahi emirler olduğuna inanıyorlar ve şehadet kelimesini söylüyorlardı. Bütün bunlara rağmen diyorlardı ki: "İslam'ın bütün emir ve nehyleri haktır ama bizi bağlamaz." (Bağdadi, el-Fark, s:11)
       Tabi Hicri 4. yüzyılda var olan bu grubu hiçbir İslam alimi Müslüman olarak adlandırmadı.
       Bir başka örnek de İsfahan da ortaya çıkan ve adını İseviyye denilen bir Yahudi mezhebiydi. Bu mezhebe mensup olanlara da Resul'e ve Allah'ın onun aracılığıyla gönderdiği her şeyin hak ve gerçek olduğuna inanıyorlardı. Lakin onlar Resulullah'ın ve dolayısıyla Kur'an'ın Araplara gönderildiğini, bu nedenle de Arap olmayanları özellikle de İsrailoğullarını bağlamayacağını ileri sürüyorlardı. (A.g.e.s:9 )
       Evet, özellikle günümüzde gelişen laik-müslüman tipinin tarihi uzantıları olan bu grupları kimse İslam ümmetinden saymadı. Hoşgörüsü ne kadar geniş olursa olsun hiçbir alim bu türden garip bir inanç biçimine mazeret aramaya kalkmadı.
       Çünkü, "inandım" demek "tabi oldum" demekti. Allah'a inanıp da hükümlerini reddetmek, O'nun rububiyyetini inkar etmekti. O'nun rububiyyetini inkarla, O'nun varlığını inkar arasında pek bir fark yoktur. Çünkü o kendisini Rabb olarak tanıtıyordu.